
Başımı ellerim arasına alıp, gözlerimi kapadım. Anne olmanın tabiatıma kattığı bu; Mazlumluktan sıyrılıp, mazlum savunan hale getiren kudret, karşı koyma gücü, olmazdan önceki halime dönmeye çalıştım.
Şu kalbi kırık, boynu bükük, sessiz suskun, lakin yüreğimde cehennemler yakan isyanlarımı doldurduğum günlere inmeye çalıştım.
Kapadım tüm algılarımı. Uyuttum kırk yılımı. Çocukluğuma indim. bir kesit arıyorum oradan. On beş, on altı yaşında yavrularımıza, merhamet duygusunu mayalayacak bir kesit.
Onları, tenlerinden ayırıp, ruhlarına yükseltebilecek, hayata dair farklı sorumlulukların olduğunu hissettirecek, insanın insana karşı muamelatının sonuçlarını ayırt ettirecek, ezberledikleri o hadislerin, hayatın içindeki gerçek anlamlarını anlatacak bir kesit...
Çimdik çimdik yaşadığım, tokat tokat, çığlıklarımı ruhuma gömdüğüm günler! Çok kaçmıştım sizden. Çok istemiştim hiç yaşamamış olmayı. Niye acıtıyorlardı ki hala? Çoktan geçmiş olmalıydı çimdiklerin acısı. Tenimdeki morartıları geçti ya. Kendi soruma kendim cevap veriyorum: “O günlerden sonra, milyon kereler yenilendi tenim fakat ruhum hep benimle. Hep aynı. İşte acıyan o! “
Geceler ne kadar uzun, ne kadar karanlıktı öyle? Gölgeler dolaşırdı odamın içinde. Ellerini bana doğru uzatan, beni boğmak isteyen gölgeler. Bana çimdik atmak isteyen gölgeler. Suratıma tokat atmak isteyen gölgeler.
“Annem nerdesin? Görmüyor musun halimi? Korkuyorum, üşüyorum, içim acıyor, kimse sevmiyor, sarmıyor beni anne! Öyle yalnızım ki... Gel artık ne olur gel anne! Bak söz veriyorum. Bir daha hiç üzmeyeceğim seni, hep uslu olacağım. Ne istersen, nasıl istersen, öyle olacağım. Gel anne! Bir kerecik sarıl bana! Sık beni kucağına bir kerecik... Sonra yine gitmek istersen, git anne! Beni de götür ya da... Her neredeysen beni de götür anne! Koma beni sensiz, artık dayanamıyorum anne!”
Kaç geceler sildim gözyaşlarımı yastığa, kaç geceler savurdum sessiz çığlıklarımı karanlığa. Kaç geceler isyan ettim ayrılığa...
Kaç kereler kafa tuttum kızdım Allah'a; “Nasıl alırsın benden annemi nasıl? Kala kala benim anneme mi kaldın? Hem ne istersin çocukların annelerinden? Çocukları olmayanları al! Yaşlıları al! Bak, bu insanları nasıl korkuttun böyle bilemem ama ben senden korkmuyorum. Kızgınım sana! Ne yaparsan yap bana. İstersen öldür. Kimin umurunda yaşamak? Her gün dayak her gün dayak! Annem olmadan yaşasam ne olacak?
Ya ne biçim Allahsın sen? Güya çok güçlüymüşsün. Her şeye gücün yetermiş. İstersen bu dünyanın altını üstüne çevirirmişsin. Biz senin oyuncağın mıyız ya! Her şeyi hep sen verirmişsin. Madem geri alacaksın ne diye verirsin? Ya verme, Ya da geri alma!”
Kavgalarım vardı Rabbimle. Kavgalarım vardı babamla, hepsini içime söylediğim.
Parkta oyun oynarken düşerdim. Kendim düşer, kendim kalkardım... Kavgalarım vardı, çocuğunun üzerine: "Yavrum" diye kapanan annelerle. "Aç mısın" diye soran olmazdı bütün gün. Kendi başımın çaresine ben bakardım. Tabak elinde, çocuklarına: "Bir kaşık daha bir kaşık daha!" diye yalvaran annelerle kavgalarım vardı...
Kirliydi, söküktü, uyumsuzdu giysilerim. Bana garip garip bakanlarla kavgalarım vardı. “Vah zavallı” diye iç geçirenlerle kavgalarım vardı."Vah zavallı" der geçerlerdi. Zavallı sizsiniz. Önünüzde bir tek amelle cennetlik olma şansı varken, geçip gidiyorsunuz. Böylece vicdanınızı avutuyorsunuz "Zavallı" derken... Madem merhametiniz var, büzebiliyorsunuz yüzünüzü "zavallı" derken... Peki ya başka? Hiç! Geçip gidersiniz kendi hayatınıza. Kendi hayatınız ne ise?
Oysa bir kerecik baksaydın gözlerimin içine sevgiyle… Acıyarak değil! Yetimim diye değil! Sadece duru, tertemiz bir sevgiyle... O kadar hassaslaşmıştır ki bizim içimiz, gerçekle sahteyi hemen ayırıveririz. Hangi mimik, hangi duyguyu anlatır, izleye izleye ezberlemişizdir. Asla yanılmayız duygular konusunda. Asla!!! Kuyumcunun altını seçtiği gibi, seçeriz gerçek sevgiyi, bir çift göz bebeğinde...
Kızdım, tüm zavallı diyenlere. Bu sevgi değil! Bu merhamet değil! Bu şefkat değil! Bu ne biçim bir ifade, ne biçim bir duyguysa, alçaltıyor, hiçliyor, sıfırlıyor. Bunu herkes kendine desin. Ben zavallı değilim değilim değilim!!!
Ben neyim? İnsanım ben! Aynı sen... Hiç farkım yok senden. Acıkırım, kirlenirim, uykum gelir, üzülürüm, sevinirim... Aynı senim yani. Aynı sen. Tek farkımız var, belki bu ihtiyaçları senin için, bir karşılayan ana var. Benim yok. Becersem de becermesem de bunları kendi başıma yapıyorum. Hepsi bu! Birde bitmez tükenmez sevgi açlığım var.
Sevebilir misiniz beni annem gibi? Bu imkânsızı dener misiniz, en azından? Arkadaş olur musunuz benimle? Dinler misin içimin acılarını? Yoksa:" Aman o mu? Çok tuhaf biri! Ölü gibi ya, sıkıcı" mı dersin, herkes gibi? Rol yapmamı mı beklersin herkes gibi? Yaparım. Devrilip yıkılmak üzereyken, ben yenilmezim diye haykırırım! İçim ağlarken, tiz kahkahalar savururum, şen olsun sohbetimiz, üzmeyeyim kimseyi...
Kimseye bulaşmasın kokuşmuş acılarım diye, sinerim kuytu köşelere. İncitmem hiç kimseleri. Sen merak etme!
Sinerim kuytu köşelere. Yalnızlığımla kucaklaşırım. Mutlandırırım gönlümü düşüncelerle. Her ses, her renk, her hareket, her mimik dersimdir. “Düşün!” Der bana biri içimden. “Düşün anla! Anlarsan acımayacaksın! Anlarsan bilirsin, bilirsen hâkimsin. Hükmedersin bütün bildiklerine.”
“Şu ırmak nereye akıp gider böyle? Şu kuşlar nasıl uçabiliyor da, ben neden uçamıyorum. Uçabilseydim, taaaa uzaklara giderdim. Çok uzaklara, belki de şu ırmağın gittiği yere. Çok uzak olmalı gittiği yer. Hiç durmadan akıyor baksana!”
“Çok uzaklara gitmeliyim çok uzaklara... Annemin gittiği yerlere... Uçabilseydim! Uçabilseydim varabilir miydim anneme? Oralara gidenler gelmezmiş bir daha geriye... Aman ne olacak bu dünyadan? Ne işim var, neyim var burada? Annemle olayımda neresi olursa olsun! Onsuz hiç bir yerin tadı yok! Boğuluyorum. Yaşayamıyorum böyle!”
Ölüm egzersizleri yapardım her gün, her saat... Yok, olup gitmeyi öğretirdim nefsime. Acılardan kaçabilecek bir yer arardım. Duymayayım şu ürpertileri, annemin kucakladığı… Özlemeyeyim kucağının sıcaklığını. Karnıma sancılar giriyor hatırlayınca... Takılıp yaşamalıyım şu neşeli insanların peşine... Taklit etmeliyim onları. Nasıl beceriyorlar böyle yaşamayı? Öğrenmeliyim!
Neden ben böyleyim? Nasıl oyun oynuyor, kahkaha atıyor diğer çocuklar? Bende gülüyorum, ama onlar kadar gerçek gülemiyorum. Suratımda kırılıyor gülücükler. Onlar o kadar gerçek gülüyor ki... O kadar gerçek!
Bir takım elbise alsan giydirsen, mutlu olurum sanırsın. Sanırsın sevinirim. Sevinmiş görünürüm, bu çabana ödül olsun diye. Hatta abartırım sevinçlerimi, sana olan sevgimden. Bana değer verdin ya!
Oysa kırık camlar gibidir benim sevinçlerim. Gülümsedikçe ben, batar içime. Onun için çok zor gülerim ben, zorlanırım gülerken. İçim kanar gizli gizli...
Bıkarsınız benden, hasta dersiniz bana. Hepsini diyemem size. Hasta dersiniz bana. İşte ben böyleyim.
Bu kadar acı ile dolu olmasa içimiz, başımızı okşayanı, cennete gönderir miydi Rabbimiz?
.« Önceki ::