
Dakikalardır boş sayfayı izliyorum. Klavye üzerindeki harflerin darmadağınık sessizliği, asla bir araya gelip, heceleri, kelimeleri, cümleleri oluşturamayacaklar hissi veriyor bana.
Aslında darmadağınık duran harfler değil, içim. Pek sık sahip olamadığım, bir sessizlik var içimde.
An ile mazi arasında gidip geliyor düşüncelerim. Tam iki saattir, parça parça mazi kesitlerinden, anın hislerine emsaller yansıyor.
Paramparçalık değil bu. Bütünü oluşturan Legoları, yerli yerine oturtma çabası. Tüme varım toparlanışı…
Göç eden düşünce kırıntılarını, manalarına ulaştırabilme uğraşısı.
Bir taşınmadan sonra eşyaları yerli yerine yerleştirmek gibi…
Etrafa, adeta saçılmış eşyalar ile ruhumu özdeşleştirmişim bir şekilde.
Dışarısı ile içerisini dengeleme otonomundan kurtulma çabası verir gibiyim.
"Varsın dış dağınık olsun, iç düzenli olduktan sonra!"
Lakin insanoğlunun bütüncüllük iştiyakı, fıtri bir his olmalı. İç bütünlüğün, dış bütünlük ile örtüşmesi gerekirmiş hissi, hiç peşimi bırakmamış olmalı ki; Dış değişiklikler, içimi de etkileyebiliyor. "Her insan, küçük bir kainat" dedikleri bu olmalı.
Ya başkaları? Başkaları bu konuda neler hissediyor, nasıl düşünüyor, bu hislerini nasıl yorumluyorlar?
Tek tek tanıdıklarımı geçiriyorum gözümün önünden. Ayak ucumda uyuyan oğluma bakıyorum. Agresif tepkilerine, hayatı umursamazmış gibi boşvermişliğine, bazen, her şeyi en iyi kendisi bilirmiş gibi, kendinden emin hallerine, iddialı cümlelerine... Bazen de olgun ve bilge tutumlarına. Fırtınalı bir deryada yol alan kaptan gibi.
Fırtına. İç alemin kasırgaları, hortumları, depremleri...
Her fırtınadan, her depremden sonra bir şeylerin yeri değişiyor. Bir şeyler yeniden yorumlanıyor, düzenleniyor, sağlamlaştırılıyor. Ve her sağlamlamanın ardından, daha büyük sarsıntılar geliyor... Daha kalıcı düzenler kurabilmek adına...
Alemde hiç bir şey boşuna yaratılmıyor. Hafızamdaki en basit görüntü kareleri, ister yıllar önce yaşamış olayım, ister öylesine bakıp geçtiğim bir resim, ya da rüya yolu ile zihnime gösterilmiş bir kesit; Bir zaman sonra, bir türlü anlayamadığım bir mevzunun tarifi oluveriyor. Zahirden bir olgunun, iç alemindeki manevi sorulara cevap olması; Yaratanın , yaşatanın ilminin, letafetinin, sınırsızlığını seriyor insanın önüne. Doyumsuz bir seyir oluyor hayat.
Acı acılık kavramından çıkıp, öğretici oluveriyor.
Benliğimdeki her bir tırmık, kalaycının, bakır kapları, kum ile ovarak, oksitlenmiş kalay artıklarını temizleyip, kabın öz maddesi kızıl bakıra ininceye kadar, parlatışını hatırlatıyor bana.
Yedi- sekiz yaşlarında, bu sahneyi bana , tüm heyecanların en baskını olarak izleten Rab, o anın tutkulu heyacanını, tırmık acılarımla değiştirerek, anlama heyecanına dönüştürüyor şimdi.
Benlikten temizlenip, öze ulaşmak için, tırmalanmak gerekirmiş...
Fıtri hisleri, basit, değişken tesellilerden uzaklaştırıp, hakikatine eriştirmeye çabalamalı. Yaşamak, eşyaları bir mekâna yerleştirmekten çok daha önemli bir vazife.
Geçmişin sahnelerini izleyip, yeniden yorumlama ameliyesi; Çeşitli yemeklerle donatılmış bir sofrada, karın doyurmak değil de lezzetleri tatmak amacı ile, her çeşitten birer lokma almak gibi…
Sofrayı donatanın maharetini takdir ederken, aşina lezzetleri, yeni baştan tatmak…
Acılı, ekşili, tatlı… Çeşit çeşit lezzetler…
Acı gözleri yaşartacak şiddette olsa da, dilin, damağın yanışından ziyade, boğazdan aşağı geçtikten sonra, nefese hâkim olan genişleme duygusunu hissedip, göğsünü şişirişini duyumsamak… Bu genişleme hissi; ”Acı acı!” diye velvele koparmadan sükûnetle lokmayı yuttuktan sonra hissedilebiliniyor ancak.
“Sükûnetle yut lokmanı! İkram edenin kastı acıtmak değil, öğretmek, tattırmak. Acıya odaklanma! Öğretilmek istenene odaklan! Acının lezzeti damakta değil, yutulduktan sonra genişleyen nefeste hissedilecek.”
Şimdi tüm acılı lezzetlere emsal, birer kesit izliyorum maziden. Ve o zamanlarda farkına varamadığım, ardındaki sırları fısıldıyor bana birileri içimden…
Velvele ile yutulmuş olsalar da o zamanlarda algılamayadığım lezzetleri tadıyorum.
Olanları, olduranın, kendini gizlemesindeki hikmetleri anlamaya çalışıyorum. Ben değildim onca şeye direnen. O kadar kudret bende ne gezer? Sendin Rabbim! Kudret Senin. Nasıl bilemedim ki? Nasıl gizledin kendini ben-de? Sonra nasıl hissettirdin kudretini ve çektin Sen-i ben-den?”
"Bir şey koptu benden, her şeyi tutan bir şey" Demişti, Rahmetli Necip Fazıl. Bunu demek istemiş olmalı.
Bunu bana on bir-on iki yaşlarında okutturdun Rabbim!
Otuz küsür yıl düşündürdün: " Ne demek istemiş ki?" diye.
Ben-i bir balon gibi şişirdin şişirdin, kendimi bir şey zannettim. Sonra “Pat” diye patladım. Her bir parçam bir yana saçıldı. İpi kopmuş tespih taneleri gibi… Tek tek arattın bana paramparça ben-i… Şimdi de bir bir toparlayıp maziye saçılmış ben-leri, tek tek dizdiriyorsun bana yeniden… Hem toplattırıyorsun, hem de her bir parçamda Seni gösteriyorsun… Ne toplayan benim, ne de topladıklarım… Her bir hayat kırıntısı içinde, kendini izlettiriyorsun bana…
Gaz sancısı çekerlerken, emme refleksi ile acıkmış izlenimi veren bebeklerimi düşünüyorum. Aç olmadıklarını bilişimi, onların emme isteklerine aldırmadan, gazlarını giderici çarelere başvuruşumu …
Yaşadıklarımı, dualarımı, dualarıma aldığım karşılıkları…
Rabbim bana bebeklerime davrandığım gibi davranmış. İstediklerimi değil, ihtiyaçlarımı bilmiş, vermiş. “Yaradan bilmez olur mu hiç?”
Bir ömür baktığım tüm gözbebeklerinde, anne sevgisi pırıltısı aratıp, buldurmazken, sevginin hakikatine doğru sürüklenişimi düşünüyorum.
Bulmuş olsaydım, beni teselli edecek o sevginin kırıntısını bulmuş olsaydım, aramaktan vazgeçer, avunurdum fani sevgilerle. Bulamadım. Ta ki Senin sevgini algılayabilene kadar! Meğer benim haberim yokmuş, tüm sevgileri bana yasaklaman, Seni sevebilmeyi öğretmek içinmiş. Ne kadar geç fark ettim! Ve hala ne için direniyorum? Sürükleniyorum, çekiliyorum, iteleniyorum. Ne oluyor bana ki; Senin beni istediğin kadar ben seni isteyemiyorum? Çığlık çığlık yırtılan nefsim, ne zaman boyun büküp, çağrılara cevap verecek?
Niceliğini bilemediğim şeyleri istetiyorsun. Sonra istettiklerini tattırıyorsun. Sonra geri alıyorsun. Varla yok arasındaki fark, inceldikçe inceliyor. Kıldan ince kılıçtan keskin yollar gösteriyorsun. "Yürüde gel bana!"
Der gibi... Korkunun hakikatini tattırıyorsun. Ya düşersem? Sonra bana defalarca beni düşerken tuttuğunu izletiyorsun maziden. Beni bana bırakmayışını... Hep tuttuğunu, hep kolladığını, hep koruduğunu, izlettirip, Sana güvenmemi sağlıyorsun.
Afacan bir çocuk gibi, elimi, elinden çekip; "Ben büyüdüm artık! Kendi kendime giderim" diye Senden uzaklaşıp, düşüyorum. Canım acıyor, üzerim kirleniyor... Sen ise şevkatli bir ana gibi beni sarmalayıp, avutuyor, arındırıyorsun. Hem de defalarca... Nasıl güvenmem sana artık! Nasıl kendim giderim diye elimi çekerim elinden? Hiç bilmediğim yollarda, hiç bilmediğim tehlikeler var, hissettirdin. Senden ayrı düşmenin kahredici, kapkaranlık yanlızlığı var.
Herkesler gider, arkasını döner, beni, kendi penceresinden seyreder... Sen? Sen hep bendesin, bana dönüksün, beni, benden seyredersin. Bana kendini seyrettirirsin, ben başkasına baktığımı sansam da...
Bir daha unutma!
0 yorum yazılmıştır